Ana Sayfaya Dön

Doğaüstü bir sınıf çatışması

Artık Kültür / filmler, vampires vs. the bronx

Çok uzun yıllardır doğruluğuna inandığım naçizane bir önerme: Aklı başında herkes, en azından bir kere, hayatına son vermeyi düşünür ve aklı yeterince başındaysa, hayatta kalıp sonsuza kadar yaşamanın hayalini kurar.

Elbette hepimiz günün birinde öleceğiz ancak bunun zamanına ve biçimine karar verme özgürlüğüne sahip olmanın getirdiği ayrıcalık hissi tartışılamaz. Öte yandan, sonsuza kadar yaşama fikri, belki de görünüşe göre hiçbir zaman deneyimleyemeyeceğimiz bir hayal olması nedeniyle kendi canımıza kıyma fikrinden çok daha çekici ve arzulanmaya değer gözüküyor.

Ölümsüzlük söz konusu olduğunda en meşhur referansımız, herkesin hemfikir olacağı üzere, vampirler. İflah olmaz bir ölümsüzlük şakşakçısı olarak vampir külliyatına girizgâhı Anne Rice'ın meşhur Vampirle Görüşme'siyle yapmıştım. Sonra çok ama çok sevdiğim Buffy the Vampire Slayer, Dracula, Rice'ın diğer eserleri, The Lost Boys, biraz cesaretle Nosferatu, Stephen King'in Korku Ağı (Salem's Lot), Underworld, True Blood, The Vampire Diaries, The Originals, bir zamanlar burada da goygoyunu yaptığımız Van Helsing derken araya girip parazit yapan Twilight... Tüm bunlara bir solukta hatırlayamadığım pek çok dizi, kitap ve filmi eklersek; üzerinde bir çift fazla uzamış köpek dişini gördüğüm iyi kötü tüm içerikleri tükettiğim anlaşılıyor. Popüler kültür uğruna heba edilmiş bi hayat mı? Asla, her dakikasının arkasındayım.

Mahalleye beyazlar gelir

Netflix'in vampirsever izleyicilerine Cadılar Bayramı armağanlarından Vampires vs. The Bronx'a platformda tesadüfen denk geldim ve mahallelerini bir grup vampire karşı savunmak için silahlarını kuşanan üç The Bronx'lu çocuğun hikâyesine biraz ite kaka da olsa başından sonuna kadar ortak olmayı başardım.

Buffy the Vampire Slayer'dan The Lost Boys'a, Korku Ağı'ndan Nosferatu ve Dracula gibi vampir klasiklerine varıncaya kadar vampirlere ve vampirliğe dair nam salmış pek çok yapıma ufak da olsa selam veren bu Osmany Rodriguez filmi her ne kadar vampir anlatısına ilk bakışta pek bir yenilik getirmiyor gibi dursa da aslında anlatının özündeki bir meseleye; sınıf mücadelesine modern bir yorum katıyor.

vampires-vs-the-bronx-afis

Hikâyeyi kabaca özetleyelim: Başlarına bir iş gelse kimsenin haberinin olmayacağı The Bronx sakinleri tüm mahalleyi etkisi altına almaya başlayan bir soylulaştırma (gentrification) rüzgârının pençesindedir. Tanıdık mekânlar bir bir kapanıp yerine tam olarak hangi ürünün satılacağını anlamanın mümkün olmadığı mağazaların afişleri asılmakta; bakkalda bir zamanlar anam babam usulü sütlerin olduğu rafta artık bademin sütü, hindistan cevizinin kılı paketlenmiş halde vatandaşları beklemektedir.

The Bronx'un tüm kaleleri Murnau Properties adındaki bir emlak firması tarafından teker teker alaşağı edilirken, ağırlıklı olarak siyahi ve latin kökenlilerin barındıkları The Bronx gecelerinde artık soluk beyaz tenli, sarışın asilzadeler dolanmaktadır.

vampires-vs-the-bronx-murnau-propertiesVampirlerin "çatı şirketi" Murnau Properties adını 1922 tarihli kült yapım Nosferatu'nun yönetmeni F.W. Murnau'dan alıyor. Emlakçının logosunu süsleyen beyefendiyse ilk vampir olduğu rivayet edilen ve Dracula olarak da bilinen kazıklı Voyvoda. Filmdeki emlakçılık hikâyesinin ise Bram Stoker'ın meşhur Dracula'sından ve eserden ilhamla hayat bulan Nosferatu'dan alındığına şüphe yok.

Mahalle marketinin kapanmasını engellemek için kendince bir uğraş veren Miguel ve iki arkadaşı bu soylulaştırma hareketinin ardındakilerin fani beyazlar değil ölümsüz beyazlar olduğunu keşfedince yetişkinler dünyasını bu sivri dişli tehlike karşısında uyarmaya çalışırlar çalışmasına ancak bugüne kadar kıymet verilmemiş mülkleri için bir anda cömert teklifler almaya başlayan The Bronx yetişkinleri kendilerini daha ayrıcalıklı hissedecekleri diyarlara yol almak için Murnau Properties ile işbirliğini çoktan kafaya koymuşlardır bile.

The Bronx, The Bronx'lularındır

Vampirlerin ayrıcalıklı beyaz temsiliyeti ilk kez Osmany Rodriguez ile vakıf olduğumuz bir mesele değil; mevzunun epey eskiye dayanan bir mazisi var. Nitekim, The Bronx'un itilip kakılan sakinlerini de başka vampir hikâyelerinde kurtadam formunda izlemiyor muyduk? Yine de bu bu sefer vampirlerin karşısındaki dezavantajlı kitlenin hiçbir süper gücü olmayan sıradan ve gerçekten hayatın içinde debelenerek kendileri için ufak da olsa bir yer açmaya çalışan insanlar olmaları bu kadim alegoriyi biraz daha ete kemiğe büründürüyor.

underworld-rise-of-the-lycansUnderworld serisinin üçüncü filmi Rise of the Lycans'ta vampirler ile kurtadamlar (lycan) arasındaki çekişmenin erken dönemine yolculuk yapıyoruz ve ne görüyoruz dersiniz: Birer asilzade gibi yaşayan vampirler ve onların kölesi olarak doğan, büyüyen ve ölen kurtadamlar.

The Daily Beast'ten Carlos Aguilar filmin Dominik Cumhuriyeti asıllı bir New York'lu olan Rodriguez'in kendisini, arkadaşlarını ve kendi kültürünü tüm çeşitliliğiyle ekrana yansıtan bir hikâye anlatma isteğinden doğduğunu söylüyor.

Filmin hazırlık sürecinde çoğunluğu Dominik Cumhuriyeti asıllı ABD vatandaşlarından oluşan Washington Heights sakinleriyle yaptığı sohbetlerde soylulaştırma nedeniyle bölgenin kimliğini yitirdiği yönünde çok sayıda sitem duyan Rodriguez'in araştırmaları onu "son hudut" olarak nitelediği, Dominiklilerin yoğunlukta olduğu The Bronx'a kadar götürmüş.

Vampires vs. The Bronx ile hedefinin büyürken izlediği The Goonies ve The Lost Boys gibi, maceraya atılan ve olmayacak ihtimallerin peşine düşen çocuklar hakkında bir film yapmak olduğunu söyleyen Rodriguez, bir diğer hedefinin ise ekonomik olarak dezavantajlı konumdaki siyahi ve latin kökenli vatandaşların karşı karşıya kaldıkları bazı sorunlara dikkat çekmek olduğunu söylüyor. Kendisini kısmen kaliteli hizmetlere erişim eksikliğiyle gösteren ihmal edilmişlik ve iktidarın önyargısının pek çok bölgenin yağmacı pratiklere maruz kalmasına neden olduğunu söyleyen yönetmenin The Daily Beast'ten Carlos Aguilar imzalı haberinin tamamını buradan okuyabilirsiniz.

Ufak bir öneri

Vampires vs. The Bronx vampirler evrenine gönül veren herkesin muhakkak izlemesi gereken bir film mi? Hayır, değil. Peki, izleyene iyi vakit geçirtecek bir film mi? Evet, neden olmasın... Canınızın sıkkın olduğu bir günün akşamında, yaz sıcağının bu son demlerinde koca bir kâse dondurmaya kaşık daldırmak isterseniz örneğin; bu film size iyi bir eşlikçi olabilir.

Vesileyle, filmi izlemeye başladığım ilk andan beri aklımdan çıkmayan ve hani olur da hâlâ izlemediyseniz Netflix'ten erişebileceğiniz bir başka vampir filmi önerisiyle kapanışı yapayım. Rodriguez'in referans aldığı onca vampir içeriği arasında olmamasına rağmen konusu ve atmosferi itibarıyla Vampires vs. The Bronx ile pek çok benzerlik barındırdığına inandığım bir film bu. The Bronx'lu çocuklar ile onların yeni komşuları olan vampirler arasındaki doksan dakikalık mücadeleye benzer şekilde, burada da, yeni komşusunun vampir olduğunu keşfeden bir ergenin macerasına konuk oluyoruz: Komşum bir Vampir (Fright Night).

İyi seyirler.

We are Artık Kültür. Lower your shields and surrender your ships. We will add your biological and technological distinctiveness to our own. Your culture will adapt to service us. Resistance is futile.

Sonraki Makale

Muhafız'a veda