Son yazıdan bu yana çok zaman geçti. Zamanın yalnızca kendisiyle algılanamaması çok ilginç bir olay. "Son yazıdan bu yana beş yıl geçti" dediğimde, örneğin, o beş yılın benim için uzunluğunu 365 çarpı 5 işlemiyle değil, 365 çarpı 5’teki hatıralarıma ayaküstü bir ziyaretle hesaplıyorum. Hayatınızın son bir yılı ondan önceki 10 yılından pek de farklı geçmediyse bir yıla aşırılık atfetmeyebilirsiniz. Öte yandan, hayatınızın son bir yılında, son 20 yılı boyunca hiç tatmadığınız bazı hislerin ortasında kaldıysanız o bir yıl "çok uzun zaman" olarak toplam yaşınıza eklenir.
Özetle, hatıralar epey kıymetli. Sadece onlara sahip olmak bize bir şeyler hissettirdiği için değil, hakikatimizi eğip bükebildikleri için de kıymetliler. Üstelik hatıra da tıpkı zaman gibi çoğunlukla tek başına algılanması güç bir mefhum. Birkaç vakit önce, lise günlüklerimden birini okumaya niyetlendim. Hayatımın çok iyi hatırladığım, "en iyisi" dediğim bir senesinde tuttuğum bir günlük bu. Okurken farkettim ki yaşarken o kadar eğlenmemişim. Artık hiç hatırlamadığım epey bir zorluk da yaşanmış açıkçası, tüm bu zorluklar kâğıt üzerinde ölümsüzleşmiş. Yine de bugün ben tüm yaşananları çok iyi hatırlamaya inatla devam ediyorum. Bu da beni hakikat ile hatıranın muhakkak aynı şey olup olmadığı sorusuna götürüyor ama yarın pazartesi olduğu için bu sorunun cevabını şu anda aramayacağız. O enerji bize servise yetişmek için lazım.
Bi’ de aklımda başka bir soru var aslında... Sahi biz neden günlük tutuyoruz? Sindirmek için mi yoksa hatırlamak için mi? Hatıraları tam olarak ne niyetle istifliyoruz? Tam o an için mi yoksa gelecek için mi? Günlüklerinizi ne sıklıkla okuyorsunuz mesela? Her gün yaşanan olayların, hislerin, neşe ve hayal kırıklıklarının listelendiği yüzlerce sayfayı ne sıklıkla yeniden ziyaret ediyorsunuz?
Ama yazmak iyidir
Günlük tutmanın faydaları araştırmalarla sabit. Deneyimleri, hisleri kelimelere dökmek anlam arayışımızda, duygularımızı nizama sokmakta, ezcümle akıl sağlığımızı muhafaza etmekte işe yarıyor. Öyle diyorlar yani. Yazma terapisi, şükran ve öğrenme günlükleri epey revaçta. Bu çabaların etrafında dönen çok ama çok ciddi bir pazar var. Tüm bu yöntemlerin atası olan ve sıklıkla genç kızlara ya da duygusal dünyaları çalkantılı genç yetişkinlere atfedilen eski usül günlük tutma eyleminin ne kadar ilgi gördüğüyse muğlak.
Düşünün. Tomeo River kâğıttan bir defter, nib’i altından bir dolmakalem, Kore’den gelme stickler’larınızla masanızda bir servet yatıyor. Bu servetle anlamlı bir şeyler üretip yaratımınızı mühürleyeceksiniz. O defterin üzerine başka bir şey yazamayacaksınız. Sticker’ları yapıştırdınız ve bitti. Sayfadaki mürekkebi kartuşa geri koymak mümkün değil. Ve şansınıza o gün yazacak hiçbir şey yok. Olmamış yani bir şey, hayat. Ya da olmuş diyelim. Olmuş, evet, ama günün sayfalarca muhasebesini yapmak istemiyorsunuz. Zor çünkü olup biteni ameliyata almak, duyguları kesip biçmek.
Böyle durumlarda, sırf "anlamlı" yazma eylemini istikrarlı kılmak için, çok kılcallı jurnal ekosistemleri yaratıldığını görüyorum. Her şeyin ayrı bir defteri var; okunan kitapların, izlenen filmlerin, şükran duyulan olayların, haftalık ve aylık planların… To-do listeleri, içilen suyun litresinin ve atılan adımın sayısının takibi… Yazma eyleminin kendisinin yazılanlardan daha kıymetli görülebildiği aşikâr. Her defter yeni bir yazım tarzı ve deneyi için fırsat sunuyor. Bununla birlikte, yazılana kıymet atfetme çabası da yadsınamaz.
Hal böyle olunca, en baştaki soru yine aklımda beliriyor: Yazdıklarımızı ne sıklıkta okuyoruz? Hatıraları nasıl bir frekansta ziyaret ediyoruz? Okuduğumuz kitapların özetlerini yazdığımız bir defterimiz olsun mesela, raftan alıp okuyacak mıyız o defteri günün birinde? Eleştirmiyorum. Tüm bu ekosistemleri denedim, bende hiçbiri çalışmadı. Ben tek bir deftere sadık kalabiliyorum. Bu defterin içindeyse ağırlıkla hisler, olaylar ve “sadece” yazmak istersem epey bi’ hararetle karalanmış çok coşkulu Kısmetse Olur analizleri var. Evet, ben bir Kısmetus’um. Twist dediğin böyle olur işte.